Yüzyıllarca, bin yıllarca öncesi, toplumun durumları ve çıkarları farklı sınıflara ayrılması sonrasında, o toplumun çalışanları, hayatın üreticileri, çoğunluk olanlar, yaşamı çoğaltanlar ama aynı zamanda azınlık iktidarların görmezden geldiği, emeğini sömürdüğü, dillerine, kültürlerine sırtlarını döndüğü, askerlik ve vergi denince aklına getirdiği, işlerine gelmediğinde kılıçtan geçirdiği dağ bayır sürdüğü yığınlar oldular…
Yazıyı bilmezlerdi ama çok zengin bir sözlü kültürleri vardı. Türküleri vardı ki, gün gelecek, şairim diyenleri şairliğinden utandıracak… Masallarıyla, fıkralarıyla, bereket törenleriyle, şenlikleriyle, seyirlik oyunlarıyla, erfeneleriyle, yeri ve zamanı geldiğinde tüm makam ve saraylara, şatafatlara kıçlarıyla gülen bilge insanlardı…
Halktı onlar, dilleri farklı, inançları faklı, giyim kuşamları farklı ama yazgıları birbirine benzer dünya halklarıydı.
Anadolu ve Urumeli topraklarında da, padişahların, saltanatların, hilafetlerin dışladığı, beyliklerinin, imparatorluklarının kurucusu oldukları halde onları aşağıladığı, dağ başlarına sürdüğü, kılıçtan geçirdiği de olmuştu. Zaman geldi, dünyayı değiştirmeye, aydınlık ülkeler kurmaya doğru yola çıkmış gaziler farkına vardı onların. Birlikte emperyalizme karşı büyük bir halk kalkışmasının yoldaşları oldular. Kurtuluş Savaşı önderi Gâzi Mustafa Kemal, “hakiki müstahsil olan köylünün nihayet insan onuruna kavuşacağı bir toplum” kurmaktan söz ediyordu. Çok daha önce bir Rus-Osmanlı savaşı sırasında kapitalist dünyada ezilen sınıflar adına büyük bir “heyüla”nın sözcüsü ve kuramcısı olmuş bilge Marks, 04 Şubat 1878 tarihinde Leibzig’de bulunan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin önderlerinden olan Wilhelm Liebnecht’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: “İki nedenden dolayı en kararlı biçimde Türkler’den yana tavır almaktayız: Birincisi, çünkü biz ‘Türk köylüsünü’ Türk halk kitlesini- inceledik ve onun kesinlikle ‘Avrupa’daki köylülüğün en becerikli ve ahlaklı temsilcisi’ olduğunu gördük.’” (Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, s 431)
Ne zamanki, Türkiye Cumhuriyeti, İsmail Hakkı Tonguç adlı bir köylü çocuğuyla eğitim sorununu çözmek için elini oraya uzattı, o zaman, o yüzyıllardır kendi gerçekliği içinde yaşayan köylülük bir zümre olarak bu coğrafyada da kendini var etme yoluna çıktı…
Fakir Baykurt onlardan biriydi. Onların en önde gidenlerindendi…
Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy’de doğdu. Yoksul bir köylü çocuğuydu. Askerde şehit olan amcasının adını yaşatmak için Tahir adı verilmişti…
Babası Veli’nin ölümünden sonra ilkokulu bırakıp dayısının köyünde, onun yanında çalışmaya başladı… İkinci Dünya Savaşı çıkıp dayısı askere alınmasa, o da köyüne dönüp eğitimine devam etmese, yazgısı çok başka olacaktı belki…
1948 yılında bitirdiği Gönen Köy Enstitüsü onu Fakir Baykurt takma adıyla Köy Enstitüsü ve Kaynak dergilerine şiirler yazan bir sanatçıya dönüştürmüştü… 1955 yılında bitirdiği Gazi Eğitim Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden sonra yazma işinde iyice ustalaştı.
1958 yılında Yılanların Öcü romanı ile aralarında Halide Edip Adıvar, Orhan Kemal, Behçet Necatigil ve Haldun Taner’in de olduğu seçici kurul tarafından Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık bulundu. Bu ödülden sonra Cumhuriyet gazetesi ve Fakir Baykurt hakkında soruşturma açıldı. Öğretmenlikten alınarak Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri’nde görevlendirildi. Savcının verdiği takipsizlik kararı ve askerlik görevinden sonra Şavşat’ta öğretmenlik yapmaya başladı.
İlk karşılaşmamız da o döneme aittir. Şavşat’a gidişlerinin birinde, Ardahan’da Dursun Akçam’ın evinin önünde çekilen fotoğrafta Akçam ailesi ile yan yana görünür.
27 Mayıs 1960’dan sonra Demokrat Parti devri kapandı. Köy Enstitülü öğretmenler iktidarın takip ve maddi-manevi aşağılamalarından kurtuldular, görece daha rahat bir ortama kavuştular.
1950li yıllarda ilkokul öğretmenliği yaparken kurup yöneticiliğini yaptığı “Ege ve Göller Bölgesi Türkiye Köy Öğretmen Dernekleri Federasyonu”nun yerini 1960’dan sonra genel öğretmen örgütlenmeleri aldı… 1962 yılında Kırıkkaleli öğretmen arkadaşlarıyla birlikte Anıt Kabir’e ilk öğretmen yürüyüşünü gerçekleştirmiş Dursun Akçam ile birlikte Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu yöneticisi oldular; arkasından Türkiye Öğretmenler Sendikası’nı kurdular (1965)… 1969 yılının 15-18 Aralık günleri, özlük hakları ve eğitim sorunları için yaptıkları boykot ile Türkiye’de eğitimi durdurdular, ülkeyi ayağa kaldırdılar. 12 Mart 1971 darbesinden sonra birlikte yargılandılar Mamak Muhabere Okulu ve kendileri için yapılmış Mamak Askeri Cezaevi’nde birlikte yattılar.
1962 yılında filme alınan Yılanların Öcü, sansür kurulu tarafından yasaklandı… Mecliste ve senatoda tartışmalar yaşandıktan sonra film dönemin Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Cemal Gürsel’e izlettirildi. Cemal Gürsel’in filmin izlenmesinin kültürümüzün anlaşılması açısından çok yararlı olacağını söylemesinden sonra da filme karşı direnmeler devam etti ancak aylar sonra gösterime girebildi film… Ve filmin gösterildiği 60 sinemaya birden saldırı düzenlendi.
Baykurt’un yazın dünyasında, anası Elif’in evinde karşılaştığı, o sıra kafasındaki roman olan Kaplumbağalar’dan söz ettiğinde, “sivrelt kalemini halam, sivrelt de yaz” diye bağıran köylüsü Haçça Akdoğan’ın sesi hep duyulur. “”İstemeyenlerin ağzına tüküreyim!” demiştir Akçaköylü Haçça. Sonra da devam etmiştir… “Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! Sivrelt kalemini, durmadan yaz.”
Fakir Baykurt, kalemini sivreltti ve durmadan yazdı.
Köy Enstitülü dostlarıyla birlikte “Anadolu Rönesansı” edebiyat kapı açıcısı oldular… Onlarca kitap yazdı Fakir Baykurt. “Köy Romanı” yaftası ile onu ve arkadaşlarını değersizleştirmeye kalkanların yüzüne 1984 Berlin Senatosu Çocuk Yazını ödülü (Barış Çöreği), 1985 Alman Endüstri Birliği (BDI) Yazın Ödülü (1985) ve Yüksek Fırınlar, Koca Ren, Yarım Ekmek, Gece Vardiyası, Duisburg Treni, Bizim İnce Kızlar, Dikenli Tel gibi yapıtları bir tokat gibi iner…
Fakir Baykurt ve arkadaşlarının kafa tuttuğu dünya, Batı’nın emperyalist-kapitalist dünyası ile onlara kendi ülkelerini peşkeş çeken, kendi ülkelerinde üreticinin kanını sömürürken yeraltı-yerüstü zenginliklerini Batılı’larla üleşen Orta Çağ artığı din bezirgânlarının egemen olduğu bir dünyaydı…
II. Dünya Savaşı yıllarından sonra yeryüzünün emperyalizme karşı ilk büyük Kurtuluş Savaşı’nı vermiş ülkenin yöneticilerinin devlet kasalarında beslediği, koruyup kolladığı Finans Kapital, Orta Çağ artığı tefeci-bezirgân zümre ile kucaklaşıp Batı dünyasıyla aynı yatağa girme kararını alınca, Fakirlerin yetiştiği, çeliğe su verdiği o okullar da kapatıldılar…
Süreç içinde o üretici köylü zümresi güneş görmüş kar gibi eridi… Şehir varoşlarında o güzel kültürleri cemaat-tarikat oyunlarıyla kirletildi…
11 Ekim 1999 günü aramızdan ayrılmıştı Fakir Baykurt; sonsuzluğa uğurlanmıştı…
Fakirlerin açtığı o yol bize çok şey öğretiyor… Fakirler ve Dursunlar yüreğimizin en güzel yerinde hep sabah güneşleri gibi durup parlasınlar. Altmışlı, yetmişli yıllarda onların yaptıkları ve yazdıklarıyla yakılmıştı meşaleler; yarına da ışık tutuyorlar…
Fakirler, bize üretmeyi, bize örgütlenmeyi, bize kafa tutmayı, bize onurla yaşamayı öğretiyor, anıları ışığımız olsun, Fakirler daha çok yaşasın gönüllerimizde…
Günümüz aydın olsun sevgili dostlar…
12 Ekim 2023, Alper Akçam