REKLAM ALANI

(160x600px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.

Sol Medya

Osmanlı devrinde kadının farklı konumları ve isyan etme yöntemleri

Tanzimat’ın ilanından yıllar öncesine denk gelen 1828 tarihinde kadınların ilk kez ekmek zammına karşı isyan edişlerini okuyup haberin ayrıntılarına baktığımda, Osmanlı toplumundaki kadının konumunun ne olduğuna dair farklı yazılar okuma gereğini duydum ve bu makalemde sadece “ekmek isyanı”nı anlatmakla kalmayıp daha farklı bilgiler de vermeye çalıştım.

Osmanlı devrinde kadının farklı konumları ve isyan etme yöntemleri
33
06 Kasım 2020 - 17:25

Tanzimat’ın ilanından yıllar öncesine denk gelen 1828 tarihinde kadınların ilk kez ekmek zammına karşı isyan edişlerini okuyup haberin ayrıntılarına baktığımda, Osmanlı toplumundaki kadının konumunun ne olduğuna dair farklı yazılar okuma gereğini duydum ve bu makalemde sadece “ekmek isyanı”nı anlatmakla kalmayıp daha farklı bilgiler de vermeye çalıştım.

İşte sonuçları:

Kadının Osmanlı’daki toplumsal konumunun ayrıntıları, bizi toptancı bir mantıkla meseleye yaklaşmaktan alıkoyuyor; daha dikkatli bir çalışmayı hak ediyor.

Kadın, el attığı çok şeyi güzel ve barışçıl yaparak adaleti sağlar_ hayatı yaşanılır kılar.jpg
Kadın, el attığı çok şeyi güzel ve barışçıl yaparak adaleti sağlar; hayatı yaşanılır kılar

Mesela kırsal alanda günlük üretime katılan ve ev dışında tarımsal alanda çalışan kadınlar, İslam’ın emrettiği türden bir tesettüre (peçe takmak, çarşaf giymek) bürünmüyorlardı.

Şehirde yaşayanlar ise, gerektiğinde sadrazama kadar çıkabiliyor; kadıların yönettiği şeriat mahkemelerinde dava açabiliyorlardı.

15’nci yüzyıldaki ünlü “Fatih Kanunnamesi” gereğince, zina suçuna para cezası öngörülüyordu. Sonraki dönemlerde, fahişelere toptan katl (öldürme, katliam) cezası verilmeye başlandı. Şeriat açısından her iki ceza türü de yanlıştı.

16’ncı yüzyıl İstanbul’unda genel ahlaka uymayan ve zina yapan kadınlar hem ağır cezalara maruz kalır, hem de bulundukları mahalle veya şehirden sürgün edilirlerdi.

Zina olayını duyup haber vermeyen yahut sürgün yerinden eski ortamlarına dönenlere göz yuman mahalleliler de onların suç ortağı sayılıyorlardı.

Oysa 1748 tarihli Şeriat Mahkemesi kayıtlarına bakılırsa, fahişeliğe verilen ceza, sade tembih (uyarı) etmekten ibaret olmalıydı.

Kadına yönelik kısıtlamalar, bunlarla sınırlı değildi. Şehirli kadınların örtünme, giyim kuşam, sokağa çıkma gibi dışa dönük davranışlar kurala bağlanmıştı.

Bu kurallarda İslam Şeriatı hükümleri kadar Bizans ve İran çıkışlı kuralların etkileri vardı.


Osmanlı’da Ortodoks Hıristiyan kadınlar

17’nci yüzyılın sonlarında kadınlar geniş yakalı pardösüler giymeye başladığında, Osmanlı, “Geniş yakalı değil dar yakalı cilbanlar (yuvarlak balıkçı veya polo yakalı kazak yahut süveterler) giymelerini, aksi takdirde madamlara (gayrimüslim kadınlara) benzeyeceklerini, bu durumda yeniçerilerin bunları keseceklerini…” duyurmuştu.

Lakin Osmanlı kadını dinlemez ve geniş yakalı cilbanlar geniş yakalı pardösüler giymeye devam ederler.

Yeniçeriler vazgeçmeleri için, bunların yakalarını sokak ortasında makaslarla kesmeye kalkar; kadınlar direnir. Bunun üzerinde devlet pes eder, kazanan kadınlar olur.

Sultan Abdülhamid döneminde yani bundan 120 yıl önce devlet kadınların feracelerine (uzun kollu, yakasız, bol ve siyah renkte pardösüye benzer yere kadar uzanan elbise) karışır.

Bunun üzerine İzmit’te köylü kadınlar ayaklanır. “Kesinlikle giyimlerine karışmamalarını, eğer karışırlarsa ekip diktikleri sebze ve meyveyi payitahta yollamayacaklarını, İstanbul’a gidecek olan bütün ticari yolları keseceklerini…” söyleyince, Osmanlı devleti geri çekilir… 1

Osmanlıdaki ilk kadın hareketinin asıl amacı, mevcut hakları koruyup savunmaktı. .jpg
Osmanlı’daki ilk kadın hareketinin asıl amacı, mevcut hakları koruyup savunmaktı

Osmanlı toplumunda Lale Devri, kadınlar özellikle de şehirli aristokrat kadınlar açısından “ara fasıl” sayılabilir.

Çetin Yetkin, bu devrin yöneticilerini şöyle eleştirmektedir:

Avrupa’nın kalkınmışlık sırrını çözebilmek için Lale Devri’nde sadrazam Damat İbrahim Paşa tarafından Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi, bula bula ülkedeki saray ve malikânelerle bahçelerinin projelerini bulup getirmişti İstanbul’a. Farsçadan alınan Sâdâbâd, Kasrıneşad, Kasrıcihan, Çeşmeinur, Hürremabâd, Cisrisürur gibi şiirsel isimli bir dizi köşk ve saray dikiliverdi Osmanlı başkentine. Asalak bir sınıfın sefahatine dekor hazırlama amaçlıydı bu yapılar. 2

Tarihçi Ahmet Refik Altınay, Lale Devri isimli kitabında dönemi tarif eder:

O tarihten itibaren Sâdâbâd köşkü zevk ve hubur (neşe), raks ve sürur (eğlence) mahalli olmuştu. İlkbaharda çiçekli çayırların üzerinde, rengin gölgeli sahillerinde, zurna sesleri ortasında, zarif endamlı kadınların kol kola oynadıkları bu sulh ve müsalemet (huzur) devrini aşklarıyla, danslarıyla, şarkılarıyla tebcil ettikleri (yücelttikleri) görülüyordu. 3

Akademisyen Dr. İlkay Yılmaz, “Osmanlı Kadın Tarihine İlişkin Birkaç Not” başlıklı makalesinde şu noktalara dikkat çekmektedir:

“…Unutulmaması gereken nokta özellikle tarım ve dokuma alanlarında kadınların yüzyıllardır zaten çalışmakta oldukları gerçeğidir. Ancak tarımın kapitalistleşmesi ve yün, tütün, keten gibi hammaddelerin üretiminin dünya ekonomisinden ayrı düşünülemeyecek olması kadınların çalışma biçimlerini ve çalışma düzenlerini değiştirmiştir.

Örneğin Halep’te tütün fabrikasında çalışmak, Cezayir’de bekâr kadınların ve kız çocuklarının Avrupalılarca kurulmuş halı atölyelerinde çalışmaları, Anadolu’da ipek, halı dokuma işlerinin atölyelerde yine kadınlarca yapılması; erkeklerle kadınlar arasındaki ücret farklarının ortaya konması açısından oldukça önemlidir.

13 Mart 1908-İstanbul’daki halıcı dokuma kursundan kadınlar-001.jpg
İstanbul’daki halıcı dokuma kursundan kadınlar, 13 Mart 1908

Bunların dışında üst sınıf kadınların hareme kapatılmış görünseler de imparatorluğun farklı yerlerinde ailelerinin mülklerini yönettikleri, ticari işlemler yapabildikleri hatta uzun mesafeli ticari işlerde ‘sessiz ortak’ olarak yer aldıkları bilinmektedir. Eve iş verme sisteminin işletilmesi, özellikle alt sınıf kadınların dansçılar, çerçiler, falcılar, ebeler olarak kendilerine ait işleri olması kadınların üretimdeki yerlerine dair gözden kaçırılmaması gereken hususlardır.

Tüm bunlar içinde üzerine en çok çalışma yapılmış olanı ise kuşkusuz kentlerde yaşayan vakıf sahibi kadınlardır. Vakıflar üzerine yapılan çalışmalar genelde 17 ve 18’nci yüzyılları kapsamaktadır. Bu vakıflar yardım amaçlı olabildikleri gibi çoğu kendi ailelerine miras bırakabilmek için kurulmuş vakıflardır. Vakıfların kadın tarihi açısından önemi, kadınlar ve mülkiyet arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmasıdır.

Öyle ki vakıflar, kadınların mülk sahibi olabildiklerini göstermekle kalmaz, özellikle vakıf kurucusu ya da denetçisi olarak gayrimenkul piyasasında etkin olduklarını hatta haklarını kullanmak için mahkemeleri kullandıklarını da gösterir. Böylece kadınların iktisadi anlamda tamamen erkeğe bağımlı olmadığı, gerektiğinde mahkemelere başvurabildiklerini dolayısıyla kamusal hayatta zannedildiği kadar görünmez olmadıkları gibi sonuçlar çıkarmak mümkündür.

Ancak tüm bunların ötesinde asıl sorulması gereken soru kadınların mülk sahipliğinin ne dereceye kadar kadınları ekonomik aktör kıldığıdır. Gayrimenkullerin iktisadi değerleri, kadınların ekonomik anlamda zor durumda oldukları için mi yoksa ticari amaçlarla mı gayrimenkul sattıkları, aile içinde mülkün erkek çocuklara geçmesi için dul kadınların araç olarak kullanılıp kullanılmadığı gibi sorular bu noktada önemlidir.

Kadınlar ve siyaset ilişkisine bakarken de resmi politik kurumlarda, egemen entelektüel akımlarda kadınları aramak yerine enformel ağlara, tepkisel ayaklanmalara, devlete karşı protestolar bakmak daha yararlı olabilir. Ancak 19’ncu yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde politik akımlar içinde ya da kadın hareketi içinde kadınlara bakmak mümkün olacaktır.

Milliyetçilik ile ilişki kurarken de kadınların özellikle kolonyal devletlere karşı tutumlarının politik alan-toplumsal cinsiyet bağlantısını doğrudan kurduğunu söylemek mümkün. Milliyetçilik ideolojisi her ne kadar kadınları ikincilleştirse ve özellikle üçüncü dünyada hasıl olan hars medeniyet ayrımını kadın bedeninin denetlenmesi üzerinden kursa da kadınların milliyetçilik içinde mobilize (seferber) olabildiklerini ve politik özneler haline gelebildiklerini söylemek önemlidir. Ermeni kadınlarının Azkaniver Hayuhyaç İngerutyan Cemiyeti, Kürt Kadınları Teali Cemiyeti, Çerkez Kadınları Teavün Cemiyeti gibi örnekler bu bağlantıyı kurmamızı kolaylaştıran örneklerdir.” 4

13 Mart 1908-halı dokuyan kadınların yabancı halı dokuma fabrikalarına isyanına dair bir tasvir.jpg
Halı dokuyan kadınların, yabancı halı dokuma fabrikalarına isyanına dair bir tasvir, 13 Mart 1908

Toplumsal Tarih dergisinin dosya editörü sıfatıyla bir makale yazan Ebru Aykut da, kadınların erkek egemen Osmanlı toplumundaki farklı bir itiraz, direnme ve bireysel isyan tarzının ayrıntılarını sunmuş, birlikte bakalım:

“Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde karşılaştığımız bazı belgeler, kimi zaman teşebbüs düzeyinde kalan fakat çoğunlukla amacına ulaşan bu cinayet (zehirleme) biçiminin daha ziyade hane içinde cereyan ettiğini ve zehrin ekseri kadınlar tarafından kullanılan bir ‘silah’ olduğunu gösteriyor.

Elbette kocasını baltayla, bıçakla, piştov kurşunuyla ya da boğarak öldüren kadınlara dair de arşiv kayıtları arasında pek çok örnek bulmak mümkün. Yine de bu gibi kanlı veya fiziksel kuvvet gerektiren yöntemleri daha ziyade erkekler tercih ediyor.

Kadınlar erkeklerden daha aciz veya daha az şiddet eğilimli olduklarından değil, çoğunlukla fiziksel olarak kocalarından daha güçsüz olduklarından dolayı kendileri için en kolay, en garantili ve geleneksel hane içi işbölümünden kaynaklanan rollerine en uygun yöntemi seçiyorlar.

Şimdiye kadar rastladığımız hane içi zehirleme vakalarında özellikle kocasını zehirleyen kadınlar bu yolla, hane içi otoriteyi erkeğin temsil ettiği, yine aile ile ilgili çatışmaların genellikle erkeğin lehine çözüldüğü, boşanmanın gerek Müslüman gerekse gayrimüslim kadınlar için en azından erkeklerinki kadar kolay olmadığı bir toplumsal düzende, suç işleyerek ve şiddet dolayısıyla da olsa kaderlerine müdahale edebildikleri bir eylem alanı yaratmakta, hane içi iktidar ilişkilerine meydan okurken ‘özne pozisyonu’ kazanmaktadırlar.

Bu vakalar, gündelik yaşamları içinde hiç tanımadığımız bu kadınların, çıkış yolu bulamadıkları eziyetli aile yaşantılarına cinayetlerin en kansızı fakat en soğukkanlısıyla direnç gösterdiklerini ortaya sermektedir.

1854 yılının ağustos ayında Edirne’nin Dimetoka kazası sakinlerinden biri, ‘kız oğlan kız değilsin’ diyerek dövüp söven kocasını ‘şunu bunu fürûht eden (satan) bir Yahudi’den’ aldığı yirmi paralık aksülümenle (sıçanotu-arsenik) öldürmek isteyen Hatice, amacına ulaşamaz.

Zira kayınvalidesi yetişip oğluna sarımsaklı yoğurt yedirir. Hatice istintakı (sorgusu) sırasında bu işi ‘şeytana uyup’ yapmış olduğunu söyleyerek tövbe üzerine tövbe edecek; tekrar zevcine (kocasına) dönmek isteyip istemediğini soran sorgu memurlarına ‘evvelki gibi döğer söğer ise istemem’ cevabını verecektir. Hatice cinayete teşebbüsten üç sene kürek cezasına çarptırılır. Ancak Biga’da nisa (kadın) hapishanesi olmadığından cezanın infazı gerçekleşemez.

Mardin’in Mısreti karyesinde (köyünde), kocası Fermano’yu pişirdiği helvaya zehir karıştırarak zehirleyen Nuriye’nin, bu cinayeti bir başkasına olan ‘meyl ve muhabbetinden dolayı’ işlediği, Remko adındaki bu adamın kendisine bir miktar zehir verip ‘zevcini tesmim et (zehirle), seni tezevvüç ederim (evlenirim)’ demesi üzerine bu işe kalkıştığı ortaya çıkar…

1866 yılında işlenen bu cinayetin davası ancak 1873 yılında sonuçlanır. Nuriye, 7 yıl boyunca nisaya mahsus mahbeste (kadın hapishanesinde) dava neticesini beklediğinden, işlediği suçun kanuni karşılığı olan idam cezası affedilerek 15 yıl hapse çevrilir.

Kastamonu’da 1847 yılında kocası ve kayınvalidesini zehirleyerek öldüren Emine 5 yıl hapis cezası almıştı. Benzer biçimde 1852’de Maraş’ta kocası Ohannes’i aralarındaki geçimsizlikten bıkarak yemeğine zehir katıp, ardından kulağına cıva akıtarak öldüren Nuham da sadece 5 yıl hapse mahkûm edilmişti.

1858 Ceza Kanunu 168’nci maddeyle ‘tesmim’ yani zehirleyerek adam öldürmeyi ‘katl’ kapsamında tanımladığından, bu tarihten itibaren zehirleme vakalarında verilen cezalar ağırlaşmış; taammüden cinayet suçuyla yargılanan bu kişilerin cezası idamdan kadınlar için 15 yıl hapse, erkekler içinse küreğe çevrilmeye başlanmıştır.

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı’da kocasını zehirleyen kadınların bu cinayetlere kalkışmalarının elbette birbirinden farklı pek çok sebebi vardı. En azından şimdiye kadar karşılaştığımız ve ekseriyetle taşrada cereyan eden vakalar için konuşursak, başka bir adama muhabbet ya da başka bir erkeğin evlilik vaadi en sık rastlanan nedenlerden biriydi.

Bunun yanı sıra kocalarının dayağından, kötü muamelesinden, kıskançlığından bıkan, ‘fakirlik ve ezadan’ kurtulmak isteyen kadınlar, zehir satışı konusundaki sıkı takibata rağmen kolayca tedarik edebildikleri zehirlerle bu işe cüret edebiliyorlardı. Aksülümen ve sıçanotu, bu zehirler arasında en yaygın olan iki tanesidir. Bu iki zehir de gündelik hayatta farklı kullanım alanlarından dolayı, aktarlardan kolaylıkla temin edilebilir maddelerdi.”

Bundan sonraki bilgiler, ekonomik sıkıntılardan kaynaklanan zorlukları protesto etmek amacıyla kadınların toplu olarak sokağa çıkmalarına, o tarihe göre toplu isyan etmelerine ilişkin iki farklı olayın hikâyesidir.

Ellimizde iki örnek var. İlk örnek İzmir’den:

Türkiye’de tarihte kadınlar tarafından gerçekleştirilen “ilk protesto”nun, 1828’de İzmir’de yaşandığı ortaya çıktı.

O dönemlerde İzmir’de bulunan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu elçisi Baron Anton Prokesch von Osten tarafından tanık olunan olaylar, 1934 yılında Avusturya’da yayımlanan “Jahrbücher der Literatür” (Edebiyat Yıllığı) isimli derginin 67 ve 68’nci sayılarında kaleme alınmış.

                                 Avusturya-Macaristan İmparatorluğu elçisi Baron Anton Prokesch von Osten anılarından bir sayfa

Smyrna’yı (İzmir’i) arkeoloji dünyasına tanıtan Baron Osten, yazısında, İzmir’de kadın eylemlerini olduğu gibi anlatarak, Osmanlı Türk kadınının zam karşısında gösterdiği mücadeleye geniş yer vermiş.

Avusturya-Macaristan Elçisinin İzmirli kadın isyanından bahseden dergi sayfası.jpg
Avusturya-Macaristan Elçisinin İzmirli kadın isyanından bahseden dergi sayfası

İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne İlhan Pınar tarafından bağışlanan belgelere göre; Türkiye tarihindeki ilk kadın ayaklanması 1828 yılında, Kadifekale, Tilkilik, Namazgâh ve Damlacık gibi Türk mahallelerinden gerçekleşti.

Dönemin İzmir Valisi Hasan Paşa tarafından verilen izinle yapılan “ekmek zammı” önce erkekler tarafından protesto edildi.

Sonuç alınamayınca, kadınlar çocuklarıyla birlikte sokaklara çıkarak üç gün protesto gösterileri yaptı. İzmirli kadınların bu protestosu sonrasında ekmek zammı, Hasan Paşa’nın devreye girmesiyle geri alındı.

Bu münasebetle konuşan Kent Arşivi ve Müzesi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Oktay Gökdemir, şunları söylemiş:

Her yenilikte öncü olan, Osmanlı ve Türkiye için ilklerin kenti İzmir, bu belgeler ışığında hak arama noktasında da öncü olmuştur. İzmirli kadının kendi hakları için sokaklara çıkması önemli bir demokrasi hareketidir. Kökeni Amazonlara dayanan İzmir kadını, farkını 1828 yılındaki protestolarda göstermiştir.

İkinci örneğimiz, Osmanlı yönetimindeki Bulgaristan ve Ege yöresinde yaşanan iki farklı olay hakkındadır:

Ekmek zammı protestosundan farklı olarak makine kırma eylemleri söz konusudur. Batılı ülkelerde daha önce yaşandığı için “ludizm” olarak ünlenen bu toplu ve aktif tepkisel eylemler, şu şekilde gerçekleşmiştir:

“Henüz belgelenmemiş olsa da Osmanlı’da ilk olarak 1839 yılında bugünkü Bulgaristan’ın İslimiye (Sliven) şehrindeki Dobri Jaleskov’un fabrikasında kadın işçiler kendilerini işlerinden edeceğine inandıkları makinelere karşı isyan ettiler.

1851’de yine Bulgaristan Samarkov’da bir dokuma atölyesinde kadın işçiler ücretlerinin düşürülmesi ve muhtemel bir işsizliğe karşı mekanik tarağa bir saldırı düzenlediler, kendilerine mekanik tarağın bir daha kullanılmayacağı sözü verildikten sonra eylemlerinden vazgeçtiler.

Osmanlı ülkesinde makine kırıcılığı (ludizm) eylemlerinin en şiddetlisi önemli bir halı imalat merkezi olan Uşak’ta 13 Mart 1908 yılında yaşandı.

19’ncu yüzyıl ortalarından itibaren artık uluslararası pazarlara üretim yapıldığı, endüstride buhar gücüyle çalışan tezgâhların kullanılmaya başlandığı, kimyasal boya sanayisinin gelişmeye başladığı ‘endüstriyel devrim’ zamanında fabrikalarda çalışamayan Müslüman/Türk kadınlar, halı-kilim dokuma sektöründe evlerde yoğun biçimde halı tezgâhları kurularak istihdam edildiler.

Avrupa ve ABD pazarından Oriental halılara hızla yükselen talep neticesinde 1870’lerden itibaren Batı Anadolu’da özellikle Uşak, Gördes ve Kula’da halı-kilim dokuma büyük bir ticari sektör haline geldi. Çalışma koşulları ağırlaştı. Yalnız Uşak’ta 1885’ten 1896’ya dokunan halı 75 bin metrekareden 250 bin metrekareye çıktı!

Evler dışında da Anadolu halılarını dünyaya pazarlayan yabancı firmaların birleşip kurdukları bir tekel oluşumu olan The Oriental Carpet Manufacturers Limited adlı şirket tarafından Uşak, Kula, Gördes ve Demirci gibi geleneksel halıcılık merkezlerine açılan 17 halı imalathanesinde günde 14 bin ilmek dokuyan Rum ve Ermeni kadınlar vardı.

Bunun yanında halı ipliği üreten fabrikalar kurularak veya ip ithal edilerek el emeği devre dışı bırakılıyor, elle yün temizleme, yün eğirme ve boyama işi yapan köylü kadınların işi elinden alınmış oluyordu. Fabrikalarda üretilen ipliğin çoğunlukla kalitesiz, düşük nitelikli olması da ev tezgâhlarında malzeme verilerek metrekare başına ücretle halı dokuyan kadınların aldıkları ücretin azalmasına yol açtı.

Uşak’ta da yerli tüccarlar tarafından kurulan Tiridzade, Yılancızade ve Bacakzade yün eğirme/iplik fabrikaları işsiz kalan ve gittikçe yoksullaşan kadınların öfkesini arttırdı. Bu fabrikaların kapatılması ve iplik ithalatının yasaklanması talepleri dikkate alınmadı.

13 Mart 1908’de, Uşak merkez ve çevre köylerden çoğunlukla kadın ve çocuklardan oluşan 1500 kişi Uşak İplik pazarında toplanarak ellerindeki çıkrık ve kirmanları havaya kaldırıp işsiz kalmalarını protesto etmeye başladılar. Bu üç mekanik ve buharlı yün eğirme fabrikasına yönelen isyancı kadın işçiler makineleri tahrip edip yün ve iplikleri yağmalayarak fabrika binalarını ateşe verdiler. Günlerce süren protestolarda kadınlar tutuklanan 14 arkadaşlarının serbest bırakılması için kaymakamlığa yürüdüler, isyanı bastıramayan Uşak Kaymakamı görevden alındı.

Bazı fabrika sahiplerinin geriye kalan makine parçalarını yağmurdan koruyabilmek için çatılarını tamir etmelerine bile isyancı kadın işçiler engel oldu. Onarıma karşı protestoda bulundular ve binanın tekrar yıkılmasını talep ettiler.

Uşak’ın bağlı olduğu Kütahya vilayetinin mutasarrıfı (vali) ve baş komiseri isyanı bastırmak üzere gönderildiler. Talepleri dinledikten sonra, fabrikanın çatısının yeniden yapılmasını durdurdular ve kalabalıkların öfkesini İstanbul’daki üstlerine izah etmeye çalıştılar:

Bu kadınların büyük bir kısmı, yün eğirme fabrikaları ve The Oriental Carpet Manufacturers Limited Şirketi ile onun Uşak’taki şube temsilcileri yüzünden işsiz kalmışlardı. Uşak kadınları ve komşu köylerin geçimlerinin, fabrikalar toptan ve tamamen ortadan kaldırılırsa, tröstün iplik ithalatı yasaklanırsa güvence altına alınabileceğini söylediler.

Vali ve baş komiser merkezi hükümetin bu talepleri karşılaması tavsiyesinde bulundular, aksi her yaklaşım isyanı devam ettirecek, zorla bastırılmasına ve daha başka sıkıntılara yol açacaktı. Fabrikaların tekrar yapılması bir süre engellenmiş oldu. Bu fabrikalar iki üç yıl açılamadı.

Aynı zamanda bu isyan 1908 yılı boyunca Osmanlı Devleti’ni felce uğratan büyük grev dalgasının tetikleyicisi oldu. Uşaklı kadın işçilerin işsizlik ve ağır çalışma koşullarına isyan ederek fabrikaları yağmalaması, makineleri parçalaması, Osmanlı kadın emek tarihine ‘Tarak Yağması’ olarak geçti.”

 

*Düzeltme notu: Geçen hafta bu gazetede yayımlanan “Irak Kürdistan toplumunda ‘Kürt Sekülerizmi’ örneği olarak Dabıran hareketi” isimli makalemde, konuya ilişkin alan çalışması yapan akademisyen İkram Filiz’in soyadı, baştaki birkaç yerde doğru yazılmışken sonraki iki paragrafta yanlışlıkla “Oğuz” olarak geçmiştir. Düzeltir, özür dilerim.

Kaynakça:

Terzi Nuri Kaymaz, Osmanlı’da ilk kadın isyanı, Yazı Atölyesi sitesi, 29 Ağustos 2020.
Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrim; Mustafa İslamoğlu, İslami Hareket: Anadolu-1.
Faik Bulut, İttihat ve Terakki’de Milliyetçilik, Din ve Kadın Tartışmaları, Berfin yayınları, İstanbul.
Kadın Araştırmaları Dergisi, Sayı 10, 2012/1.
Ebru Aykut, Osmanlıda Zehir Satışının Denetimi ve Kocasını Zehirleyen Kadınlar, Toplumsal Tarih dergisi, sayı 194, Şubat 2010.
Milliyet gazetesi: Kadınlar, tarihteki ilk eylemi İzmir’de yaptı, 4 Aralık 2011; Ekotrent sitesi: Kadınların ilk ekmek zammı isyanı, 3 Aralık 2012; Onedio sitesi: Kadınlar Birlikte Güçlü! İzmirli Kadınlardan Anadolu Topraklarında Devlete Geri Adım Attıran İlk Kadın İsyanı, 3 Mayıs 2018.
Çatlakzemin sitesi: 13 Mart 1908: Uşak’ta Makina Kırıcı Kadın İşçiler ve ‘Tarak Yağması’, 13 Mart 2020.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish
REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
Advert

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.